6 Temmuz 2016 Çarşamba

67640


sadece iki mavinin o sonsuzluk hissini verebilmesi ve varlığı un ufak edebilmesi, ulaşılmaz oluşlarının görkemliliğiyle diğerlerini önemsiz hissettirirken bir yandan benim büyüklüğüm aynı zamanda güzelliğimdir deyişiyle tapınılası renkleri bütün o mavilerde toplaması: dünyayı oluşturan iki mavi dünyanın acımasızlığını ve güzelliğinin ifşası.  ve geriye kalan bütün tutarsızlıkları renk değişimlerinde, üzüntüleri siyahlarında, mutlulukları turuncularda, özgürlüğü lacivertlerinde, kirleri yeşillerinde toplarken ikisi de o gride aynılaşıyor. biri buluşmaya geç kalıyor, biri öylece, grice bekliyor dünyanın en politik renginde. koskoca yıldızları cılızlaştırırken ya da karanlıkları öldüren ufak ışıkları, tüm renkleri ve ruhları emiyor. dünya öyle zamanlarda dönmüyor. evrenin incir çekirdeği oluveriyor. çünkü bazen, o sayılı ender zamanlarda, dünya taşıdıklarının aslında yük olduğunu fark ediyor, en az kendisi kadar acımasız ama kendisinden çok daha az güzel belki de çirkin sayılabilecek yükler. o griler ızdıraplar oluyor, umutsuzluklar, vazgeçmişlikler, istenmeyenler. kendini içine çekerek tüketecek kıvama geliyor, bir uçtan öbürüne taşınan tüm damlalar, o hafif esintiler oldukları yerde kalıp tükeniyor. o griler grileri yansıtıyor işte, içinde saklı kalanları, göz ardı edilenleri, örselenenleri. korku saçıyor ondan, bir de çekince. bu yüzden iki mavi hiç  aynı anda gri olmuyor. yalnızlıkları gerçekliklerinden.

5 Şubat 2016 Cuma

melanippe

bakışlarımın izini taşıyan giysilerin tüketecek ömürlerini birer birer. değişecek yeri bir dolabın, pencerede bir çiçeğin. alıştığın ufak tefek sesler kaybolacak sessizlik nefesini bile örterken. kimse ateş tutmayacak sigarana. boşa yanan lambalar hep unutulacak. hep soğuk hep ıssızmış gibi gelmeyecek belki ama tedirgin edecek. umduğunu görmekten vazgeçmiş adımların sakinleşecek. bazen geri geri gidecek hatta ayakların, boşlukla buluşmak istemedikleri için. ve en sonunda herşey yabancılaşacak gözünde. her gün gördüğün, her gün dokunduğun, her gün etrafında olan... yine orada olacak ama eskisi gibi değil. birkaç oda bir çatıdan ibaretmiş, fark edeceksin. o zaman eksildiğini hissedeceksin ve çok zaman geçtiğini. o zaman durmak istemeyeceksin. benimle sonsuz kez ayağa kalk, kararacaksa dünya böyle beraber olsun.

11 Ağustos 2015 Salı

66-15

ben kendimi yanlış anlattığım halde o doğru anladı. böylesi uzun zamandır başıma gelmediği için heyecandan uyuyamadığımı itiraf etmem gerek. uzun uzadıya düşünmedim, bir anlık da olsa verdiği memnuniyetin ve huzurun aslında gerçek olup olmadığını sorgulamak yerine varlığını kabul edip keyfini çıkarmayı denedim. sabah her şey normale döndü. otobüste bir omuz bulmuş ve camdan dışarıya sakince bakıyorsanız o yol bitmesin isterseniz, bu da onun gibi bişeydi işte.

2 Temmuz 2015 Perşembe

firstaid

aynı şeyden müzdarip olmamıza rağmen neden birbirimizi anladığımız kabul edip sonuca ulaşmaya çalışmıyoruz da aramızda giren her mesafenin kendisini her geçen gün daha da büyük hissettirmesine izin veriyoruz? burada -her sıradan insan gibi- olabilecek en basit şeyle donatılmış yaşayan ve kendisinden büyük gerçekleri bilinç ardı edip tekrar kendi özüne odaklanan bireyler olarak neden güzel olabileceklere destek vermek yerine sorgusuz sualsiz kabulleniyoruz ki? yaşam herkeste varolan basit bir şey olduğu için mi anlamsızlaşıyor yoksa onu anlamlandıracak şeylerin eksikliği mi onu bu noktaya getiriyor ve dolayısıyla insan bu soruları sorma gereksinimini yine yaşamın normalliğinden mi yoksa kendinde varolduğunu bile bilmediği garip, histerik bir dürtüden mi alıyor? yani neden böyle olduk? böyle olmak, bizi boğan bizden büyük şeylerden mi yoksa bizi alt eden küçük ve asla öngöremeyeceğimiz içimizden gelen bişeyle mi, önemini kavramamız gerek.

5 Haziran 2015 Cuma

zaman ki bir insanın sahip olabileceği en büyük ve en önemsiz olgu, kullanılamadığında basitliği daha da göze batan ve kullanıldığında tüm zorlukların başını çeken. olabildiğinin en ötesini hayal etmekten ve en gerisinden pişmanlık duymaktan başka bir halta doğru düzgün yaramayan insan bilincinin en ötesinde. önceleri hatırlayıp sonraları düşlemek elde edilebilecek en rahat yeti olduğundan mı acaba, getirdiklerini götürdüklerini hesap ettiğimizde hatta etmeye gerek bile duymadan sadece durup az da olsa izlediğimizde bizden kat be kat daha üstün olan tek şey zaman değil mi? yaratıcısı veya sahibi değil de sanki kendisi gibi. geriye asla alamadığımızı ilersine asla çekemediğimiz ve en olmadık anlarda ihtiyaç duyup en olmadık anlarda görmezden geldiğimiz. tüm gidişatın bağlı olduğu buna rağmen sanki onsuz da olsa her şey süregelebilirmiş gibi yok saydığımız küçümsediğimiz tek varlık. kederli anlarda çıkıp gelen tek dayanak çünkü her şeyin ilacı ve mutlulukta birden bire tükeniyormuş gibi gelen tek düşman. altında bir karınca gibi ezilen insanın tüm varlığını etkilemesine rağmen usulca oluşumunu devam ettirip bir anda tamamıyla kendini durdururken nasıl bu kadar mütevazi olduğunu asla anlayamayacağımız tek şeymiş gibi. zaman bize bunları yapabiliyorsa kendimizi, yaşantımızı, anılarımızı ya da ideallerimizi hangi kefeye koyduğumu nasıl önemseyebiliyoruz, bir kırışıklık karşıtı krem ya da saç boyası engelleyemeyecekse geçen yılları ve o yıllara dayanan aşklar, dostluklar tüm o bağlar somutluklarıyla ya da soyutluklarıyla birden bire parçalanıp avucumuzda bile kalamayacaksa neden zamana karşı direnen, onu küçümseyerek yenebileceğini zanneden tiksinç, ufak yaratıklar olmaya devam ediyoruz ki. bir şair hayat kısa demediği sürece hayatın kısalığını aklımızın ucundan bile geçirmeyeceksek beş dakika daha fazla uymayayı ne diye önemsiyoruz. ya da ilişkilerimizi sürdürmeyi, kariyer yapmayı, çocuklarla o zamanı uzatmayı. kendimden eminim ki bunları daha önce de yazmıştım daha önce de sorgulamıştım. bu bile zamana bir küfür gibi değil mi. her dakikasını yeniden yaşarken yenisiyle dolduramadığımız sürece ya da istediğimizi yapamadığımız sürece zamanın akmmasına karşı çıkmak ne kadar mantıklı? hayat bize verilen kısa ve basit bir zamansa, herkes buna bir şekilde sahipse ve sorgulamıyorsa zamanın peşinden koşmak geçmişi sorgulamak öğrenmeye çalışmak en önemlisi bir geleceğin olduğuna inanmak tamamen bir mantıksızlık örneği olup çıkıyor. zaman bizimle dalga geçilmesinin en kolay yolu. tanrının bize bahşettiği bu şey evrensel bir şakadan ibaret. hepsi bu.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

nuages

sanırım insanın cenneti gökyüzünde düşlemesi bulutların altında güzellik bulamamasından kaynaklı.

30 Haziran 2014 Pazartesi

takeme

önceleri, nereden bakılsa beş altı yıl kadar, bir hayalim vardı. uzaklarda bir yer ki orman içinde olması tercih sebebi. çünkü havanın en temizi, göğün en mavisi oradadır diye bilirdim. böylece deniz görmese de olurdu. her pencereden bakışta mavi gökyüzünü görebilecek ve bununla yetinebilecektim. eğer çok daralırsam geceleri, yine aynı gökyüzünün yıldızlarıyla olacaktım. yeşillikle mavinin blur sınırı sonsuzluğu anlatacak, o sınır geceleri siyahla lacivert olup yok olacaktı. öyle ki medeniyet uzakta olsun olmasın umursamayacaktım. sanırım kağıt kalem yetecekti. küçükken bir daktilom vardı belki onu bulup yeniden onunla yazacaktım. böyle zamanlarda umut yine ekmeklik edecek belki sıcak sobanın üstünde duracaktı. neyse ki onu yakmayı da öğrenmiştim. bir yol arkadaşı alırdım yanıma belki. uzun kulaklı da olabilir kır tüylü de. gezip dolaştıktan sonra bağlarda, acıktıkça susadıkça yanıma gelecekti. bazen ben de ona eşlik edecektim. varsa çiçek toplayacaktık. yoksa da üzülmezdik zaten. akşamları biraz serin olacağından sobanın üstünde daimi kaynayan bir su olacaktı. damağımızın kahyası olarak ne istersek onu içecektik. yağmur yağarsa eyvah dam akıyor diyecek bir kovayla koşacaktım o da dilini ağzını açıp bekleyecekti damlanın altında. eğer imkan olursa dalından meyve yiyecek karnımızın ağrısına sonra üzülecektik. kesinlikle okuyacak kitaplarım olacaktı yazmaya teşebbüs hiç etmesem de her birinden kısa kısa notlar alacaktım. deftere temizce yazıp sonra ben yazsam nasıl olurdu diye düşünecektim. en sevdiğim şey olduğu için bir iki cümle daha ekleyip bakacaktım tüm resme, olmazsa canım sağolsundu. duvara bir iki resim asacaktım zaten gelir gelmez, birazı çerçevelenmiş fotoğraflar mutlu yüzler olacaktı. insan hatırlamaya ihtiyaç duyar hele ki geçmişe bağlıysa bunu hep bilirdim. radyo çekmez diye kasetler olacaktı belki biraz da teknolojiden yararlanabilirdim. öyle bir sessizlik olacaktı ama terkedilmişlik asla değil. huzuru hafif hafif alıp esen rüzgardan yorgunluğu düşün çiylerle atacaktım. böyle bir şey vardı bir zamanlar nereden bakılsa beş altı yıl önce.

http://instagram.com/p/p4RPowv1kD/?modal=true