"evet, sürekli olarak içimizde taşıdığımız o boşluk, o belirsiz heyecan,, mantıksızca geri dönme isteği, belleğin o yanan okları, işte buydu sürgün duygusu."
bazen kendimizi hayal gücünün kollarına bırakmamız, dışarıdan gelen birisinin kapımızı çalmasını ya da merdivenlerde tanıdık bir ayak sesi duymayı beklemek... böyle devam ediyordu sanırım. ve sonra trenlerin o kentte artık durmadığından ve bir daha sanırım asla -umutsuzca düşündüğümüzde- durmayacağını bildiğimizden fakat bundan kendimize hiç bahsetmediğimizden.
ki her ayrılık bir sürgündür. sürgündü. artık değil. çünkü sürgün tanınmadık bir yere tanıdıklara bir mektup bile gönderme izni olmadan ve muhakkak gönülsüzce yapılan şeydir. "ne kadar istesem de" kalıbının daha makul gözüktüğü bir zaman dilimi. bir ayrılık tam olduğunda sürgündür. ulaşılmadığında yani zamanın bir diliminde öylece asılı kaldığında. dönüp hali hatrı sorulmadığında, bir gün bir kahve bile içilmediğinde. en önemlisi her sürgün bir gün biter ve bittiğinde her şey daha anlamlı olur. içilen su bile özgürdür, her bakış daha güzeldir. yeni bir isyan başlamıştır çünkü. belki de varoluşa kapılıp gidilecek bir olgu. durulma evresi diyelim. kralı öldürmek için saatlerce plan yapabileceğiniz ve bundan hiç sıkılmayacağınız biri. sizin kadar iyi at binen. ya da siz kadar iyi at binemediği halde size meydan okuyan. her aşk bir barıştır böylece. beyaz bayraktır. belki de yenilgidir. sonra her aşk sürgün edilir.