4 Kasım 2012 Pazar

rivers & roads

"diyorum ki kalk gidelim."

nasılda ters bir bakış alırsın sözünün karşısında. ezilip bükülmek bu dersin sonra. kalkıp gidemezsin. gitsen nereye gidiceksin? nasıl, kimle, şimdi mi bir de? kötü yollar yoktur, kötü rastlantılar vardır. kötü adamlar sen onları sevdiğin sürece yaşarlar. zaman en çok korktuğunda akar, gider. sen yine de gidemezsin. daim kalmasını istediğin duygular senden önce ölürler. tıpkı onlar gibi, kalmasını istediklerin senden önce gider. yollarını takip edemezsin, senin olmayan seninle ilerleyemez. ve onca şey değişir, gördüğün göremediğin.
sen gidemezsin çünkü o kadar özgür değilsin, hiç olmadın.



22 Ekim 2012 Pazartesi

8 Eylül 2012 Cumartesi

sth new

İnandıklarımın ölümünden yeni bir hayat kurmalıyım.;

yeni bir şarkı,
yeni bir koltuk, 
yeni bir kolye, 
yeni kahve fincanları,
...

Umay Umay 








ne çok sosyal mesaj verir oldum ben.

ever never

öyle bir şey var ki ama var mı acaba.

yani nefes alıyor mu? kaldığı yerden devam ediyor mu?

kardeşi sanırım şişko yanaklı mı öyle eskisi gibi yada "aynı sen" diyebileceğim kadar benziyor mu yine ona? bunu söyleme ihtimalim, olasılıklar, çelişkiler...

ne biliyim, fransızcadan nefret ediyor olamaz hala, en sevdiği filmler hep fransız yapımı. sonra şarkılar eski 45'likler hep. plaklarını buralardan alıp götürdü oralara.

ehliyetini geri aldı mı? umarım alkollüyken almıyodur anahtarını yanına. zaten sinirlenince içerdi. damarı vardı, sinirlenince çıkan. hala belirgin mi öyle? hem sarışınlar kızarır çabuk.

okul nasıl gidiyodur? seviyodur bence. severdi öyle teknik zırvaları. halbuki özünde yumuşak adamdı, duyguları o kadar mekaniğe sabretmesini engelliycek kadar çok sayılır. 

uzatmak isterdim, anılar güzel şeyler.

geldi mi, gitti mi, öldü mü, kaldı mı? 

sevdiğiniz insanın yaşayıp yaşamadığını bilmemek;
tıpkı tanrının var oluşunu bilmemek gibi. istediğine inanmakta özgürsün.
ama neye inanırsan inan, huzurlu değilsin.

2 Eylül 2012 Pazar

shoplove

DİKKAT!

AĞIR MUHTEŞEM YÜZYIL ALINTISI İÇERİR!

he ne alaka? orası biraz karışık. mahidevran valide sultan olup, haremin başına geçtiğinde parayı bulmuş, har vurup harman savurmuştu. bende ona döndüm işte. vuruyorum, savuruyorum, düğüne gitsem gelinle damata saçarım öyle bir haller var üzerimde.

neyse işte gülbahar haseki valide sultan olmanın verdiği gazla giyinip süslenmeyi abartmış, yaşlandığını gizlemek için gösterişli takılar takmaya, dekoltesini açmaya başlamıştı ki hürrem buna bi' dur dedi.

"her gece yalnız yatan biri için fazla değil mi?" hayır sanki gülbahara değilde bana dedi bunu hürrem. hani amerikan yapımı filmlerde olur ya, ekran donar, söz kulaklarda tekrarlanır, etraf kararır, sadece sen kalır ve düşünürsün. öyle bişey olmadı tabi. ama bir etkileşim vardı. sarsıldım. umarsızca üzüldüm. baktım aynı ben. öyle bi durum var tabi. tüm gün şıkır şıkır, fıkır fıkır... eve gelince işler değişiyor.

ama fazla mı? değil. her gece yalnız yatan bir kadın herşeyin en iyisini hak ediyodur. zira yalnız kalmayı başarabilmiştir. 21. yy'dayız, zor işler bunlar.

tüm bunlar nerden çıktı. alışveriş yaptım, aldıklarımla bakışır halde buldum kendimi. şimdi süslenip püslenip gizemle buluşucam. neyseki bira göbeği bende ayva şeklini alıyor da rahat ediyoruz.






durumlar durumlar, toparlayamadım olayları.
neyse ben kaçtım.

26 Ağustos 2012 Pazar

.

normali bilmem ama
ciddiyken hiç güzel değilim.

23 Ağustos 2012 Perşembe

follow me

sanırım takip ediliyorum.

çok şakacıyımdır. twitterdan takip ediliyorum bunun kesinliği var fakat blog görüntülenmelerinin bir kısmının neden rusya'dan olduğunu anlayabilmiş değilim.

istemediğin mekanda istediğin şey,
istemediğin şey istediğin mekanda.

olmak yada olmamak yine de bütün kapılar buna çıkar, bütün meseleler de haliyle.

shakespeare dersi alamayacağım için üzgünüm. bence google kullanmadan shakespeare yazabilen herkes bu dersi almalı.

arada aklıma geliyor, bi şarkı vardı radyoda çamıştı, eksende belki, indirecektim ben onu. aradan yıllar geçiyor telefonun notlarına kayıtlı halde görüyorum şarkıyı. mutlu oluyorum. asla zamanında bakılmaz öyle uygulamalara.

hoş değil ya. istanbul'a dönüyorum nihayet. az özlemedim o koşturmacayı. geç kalkıp arka fona beni uyandırsın diye koyduğum bangır bangır bir şarkı eşliğinde bi yandan diş fırçalayıp bi yandan da dolaba ne giysem diye baktığım zamanları.

if you are in love, then you are the lucky one.
because most of us are bitter over someone.

çevirmeye kıyamıyorum şu sözleri. bitter over.

bu arada tabiki HALA MADRİD!

çok şakacıyım demiş miydim? iyi öyleyse.



16 Ağustos 2012 Perşembe

dr nobody

soğuk bir kış günüydü. kar yeni yeni gelmiş gitmek bilmeyen yüzsüz bir misafir gibi kurlmuştu şehrin orta yerine. umarsızca yürüyordum karın altında. soğuk aldırmak istediğim son şey, söyledikleri hatırlamak istemediğim ilk şeydi.

üşüyodum işte edebiyata gerek yok. o aralar deli gibi de ders çalışıyorum, işim gücüm yok napıyım. insan bişeylere bağlanmak istiyor. zaten günde en az 3 bardak nescafe ritüelinde olan bi insanın bile ders çalışırken takviye yapması gerekiyor. günde ortalama yedi bardak nescafeye çıkardım, arada gelen giden türk kahvesini dayıyor bu daha sağlıklı diye. soğuğunda etkisiyle kalp sıkışmaları mı desek, çarpıntısı mı desek, neyse bi'haller var işte.


kendimi Türk tabiplerinin ortasına attım hemencecik, haftalar boyu süren ağrılar ve ısrarlar sonunda yani.. yakışıklı, karizmatik olmayan orta yaşlarda bir tıp mezunu arkadaşla sohbeti kurduk. "haha ben tıp okudum ama ingilizce öğrenmekte çok zorlandım, farklı birşey dil öğrenmek kolay değil" klişesiyle sempatimi kazandı. eko çektirelim sana dedi. böyle kısa tıbbi terimler falan baya ilgi çekici geldi, heyecanla çektirelim bakalım nasıl bişey diyerek hemşirenin yanına koştum.

öyle heyecanlanılması gereken bişey değilmiş onu öğrendim. tıpta ayıp olmaz, mayıp olmaz kısmını geçtim. hemşirenin "ah canım sen çok gençsin" nidası üzerine, kötü yola düştüm sanki alt tarafı eko diyerek gülümsemeye çalıştım da olmadı.

bunların sonucunda çok hoş şeyler elde ettim. neymiş efendim stresmiş. alçak herif bilmediğim birşey söyle bana bakışı attım. stres ne ya gül gibi geçinip gidiyordum ben az önce hemşirenin yanında soyununcaya kadar. stres budur, risk budur! kalp yorgunluğu da olabilir dedi. illa teşhis koyucaksın dedim. sende anemi de var ya o zorluyodur dedi. böyle söyle canımı ye işte.

o günden beri doktorları sevmiyorum.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

we re young

insanların, olan biten once şeyden sonra herşeye yeniden başlama istekleri var ya;  işte o gerçekten çok komik.

17 Temmuz 2012 Salı

two people one ring

dışarıdan gelen sesin kesilmesiyle anca duydum kulak çınlamamı. hep karıştırmışımdır, sağ çınlarsa iyi sol çınlarsa kötü. yada tam tersi.

profesyonel duygusuzum. işimi severek yapmıyorum. yorucu. tatil yok,  karşılık yok. kişiyi yıpratan türden. bu durumda kulak çınlamamı kötüye yormam en doğalı.

üzülemediğim bir ayrılık yaşadım. normal koşullar altında bir yıkıntıya sebep olabilirdi. insanlar bu konuda biraz nankör. mutluluğumun ağır basmasını istedim, beni mutlu edebilecek birini budum, onu sömürdüm ve ayrılık acısı yaşamadım.

aşk anılar besliyor düşler kadar.
bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır, sevgi eskidikçe sevgi.

insan eskidikçe daha az nankör.

aşkınızı inkar etmeyin. özellikle de yaşanmış ve bitmişse. (!)

anılarınıza sahip çıkın. herkes yaşayamaz unutmak istediklerinizi. benim elimde kalan anılar; yaşadıklarımızdan değil yaşamak istediklerimiz ve onları düşleyişlerimiz.... ama yine de ağladıklarım aklıma geldiğinde gülümsüyorum.

beklemek güzeldir.
sevmek güzeldir.
unutmak güzeldir.
pişman olmayı da sevin. insanız hata yaparız.
ama pişmanlıklarınızı unutmayı sevmeyin.

27 Haziran 2012 Çarşamba

wait, wait! anyway

bir bugün var , bir de yarın..

zamanı geldikçe acısı yaklaştıkça üzülüyorum. haber gelmesi gerektiğinde gelir. bu böyle olmalı. bazı kalıplar, söylenmese de bilinen kurallar vardır. kendini farklı bir kültürün içine atman, orda farklılaşman bunu değiştiremez.

birini beklemek, haber beklemek, sonu beklemek.. beklemek insanı yaşayan ölü yapıyor.

beklediğinde gelmeyenlere, beklediğine değmeyenlere tüm belalarımı iletiyorum.
 beklerken ölsünler.


21 Haziran 2012 Perşembe

back to back

kesinlikle sıkıldığım anda dönerim. bu herkes için böyledir.

hobime, eski sevgilime, bir anda nedensiz izlemeyi bıraktığım diziye, sürekli gidip pastasında saç çıktı diye gitmeyi bıraktığım kafeye.. hayatımın her alanında farklı zamanlarda farklı nedenlerle de olsa sıkılıp geri döndüğüm çok şey olmuştur.

tilkinin dönüp dolaşıcağı yer kürkçü dükkanıdır sözünün samimiyetsizliğini es geçerek geri dönüşlerin en nihayetindeki tek anlamının daha iyisini bulamamak olduğunu anladım. o günden beri hayat pek güzel gelmemeye başladı gözüme.

geri dönen eski sevgiliyi kınarım misal. benden daha iyisini bulamadığı için sevinemem; benden daha iyisi kesinlikle var bişeyi becerip bulamadın mı buldun da elde edemedin mi diye kızarım. geri dönmesindeki yüzsüzlüğü, pişkinliği buna tuz olur biber olur ne biliyim envai çeşit baharat olur.

zaten hayatta yorumlayarak sevindiğin çoğu şey, aslında avutmacadır. futbol bile dahil buna aç gözünü sevgili arkadaşım.

bu sıcakta böyle ders veresi, böyle içten olası geliyomuş insanın. tecrübe de ettim ya benden iyisi yok...