soğuk bir kış günüydü. kar yeni yeni gelmiş gitmek bilmeyen yüzsüz bir misafir gibi kurlmuştu şehrin orta yerine. umarsızca yürüyordum karın altında. soğuk aldırmak istediğim son şey, söyledikleri hatırlamak istemediğim ilk şeydi.
üşüyodum işte edebiyata gerek yok. o aralar deli gibi de ders çalışıyorum, işim gücüm yok napıyım. insan bişeylere bağlanmak istiyor. zaten günde en az 3 bardak nescafe ritüelinde olan bi insanın bile ders çalışırken takviye yapması gerekiyor. günde ortalama yedi bardak nescafeye çıkardım, arada gelen giden türk kahvesini dayıyor bu daha sağlıklı diye. soğuğunda etkisiyle kalp sıkışmaları mı desek, çarpıntısı mı desek, neyse bi'haller var işte.
kendimi Türk tabiplerinin ortasına attım hemencecik, haftalar boyu süren ağrılar ve ısrarlar sonunda yani.. yakışıklı, karizmatik olmayan orta yaşlarda bir tıp mezunu arkadaşla sohbeti kurduk. "haha ben tıp okudum ama ingilizce öğrenmekte çok zorlandım, farklı birşey dil öğrenmek kolay değil" klişesiyle sempatimi kazandı. eko çektirelim sana dedi. böyle kısa tıbbi terimler falan baya ilgi çekici geldi, heyecanla çektirelim bakalım nasıl bişey diyerek hemşirenin yanına koştum.
öyle heyecanlanılması gereken bişey değilmiş onu öğrendim. tıpta ayıp olmaz, mayıp olmaz kısmını geçtim. hemşirenin "ah canım sen çok gençsin" nidası üzerine, kötü yola düştüm sanki alt tarafı eko diyerek gülümsemeye çalıştım da olmadı.
bunların sonucunda çok hoş şeyler elde ettim. neymiş efendim stresmiş. alçak herif bilmediğim birşey söyle bana bakışı attım. stres ne ya gül gibi geçinip gidiyordum ben az önce hemşirenin yanında soyununcaya kadar. stres budur, risk budur! kalp yorgunluğu da olabilir dedi. illa teşhis koyucaksın dedim. sende anemi de var ya o zorluyodur dedi. böyle söyle canımı ye işte.
o günden beri doktorları sevmiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder