26 Ağustos 2012 Pazar

.

normali bilmem ama
ciddiyken hiç güzel değilim.

23 Ağustos 2012 Perşembe

follow me

sanırım takip ediliyorum.

çok şakacıyımdır. twitterdan takip ediliyorum bunun kesinliği var fakat blog görüntülenmelerinin bir kısmının neden rusya'dan olduğunu anlayabilmiş değilim.

istemediğin mekanda istediğin şey,
istemediğin şey istediğin mekanda.

olmak yada olmamak yine de bütün kapılar buna çıkar, bütün meseleler de haliyle.

shakespeare dersi alamayacağım için üzgünüm. bence google kullanmadan shakespeare yazabilen herkes bu dersi almalı.

arada aklıma geliyor, bi şarkı vardı radyoda çamıştı, eksende belki, indirecektim ben onu. aradan yıllar geçiyor telefonun notlarına kayıtlı halde görüyorum şarkıyı. mutlu oluyorum. asla zamanında bakılmaz öyle uygulamalara.

hoş değil ya. istanbul'a dönüyorum nihayet. az özlemedim o koşturmacayı. geç kalkıp arka fona beni uyandırsın diye koyduğum bangır bangır bir şarkı eşliğinde bi yandan diş fırçalayıp bi yandan da dolaba ne giysem diye baktığım zamanları.

if you are in love, then you are the lucky one.
because most of us are bitter over someone.

çevirmeye kıyamıyorum şu sözleri. bitter over.

bu arada tabiki HALA MADRİD!

çok şakacıyım demiş miydim? iyi öyleyse.



16 Ağustos 2012 Perşembe

dr nobody

soğuk bir kış günüydü. kar yeni yeni gelmiş gitmek bilmeyen yüzsüz bir misafir gibi kurlmuştu şehrin orta yerine. umarsızca yürüyordum karın altında. soğuk aldırmak istediğim son şey, söyledikleri hatırlamak istemediğim ilk şeydi.

üşüyodum işte edebiyata gerek yok. o aralar deli gibi de ders çalışıyorum, işim gücüm yok napıyım. insan bişeylere bağlanmak istiyor. zaten günde en az 3 bardak nescafe ritüelinde olan bi insanın bile ders çalışırken takviye yapması gerekiyor. günde ortalama yedi bardak nescafeye çıkardım, arada gelen giden türk kahvesini dayıyor bu daha sağlıklı diye. soğuğunda etkisiyle kalp sıkışmaları mı desek, çarpıntısı mı desek, neyse bi'haller var işte.


kendimi Türk tabiplerinin ortasına attım hemencecik, haftalar boyu süren ağrılar ve ısrarlar sonunda yani.. yakışıklı, karizmatik olmayan orta yaşlarda bir tıp mezunu arkadaşla sohbeti kurduk. "haha ben tıp okudum ama ingilizce öğrenmekte çok zorlandım, farklı birşey dil öğrenmek kolay değil" klişesiyle sempatimi kazandı. eko çektirelim sana dedi. böyle kısa tıbbi terimler falan baya ilgi çekici geldi, heyecanla çektirelim bakalım nasıl bişey diyerek hemşirenin yanına koştum.

öyle heyecanlanılması gereken bişey değilmiş onu öğrendim. tıpta ayıp olmaz, mayıp olmaz kısmını geçtim. hemşirenin "ah canım sen çok gençsin" nidası üzerine, kötü yola düştüm sanki alt tarafı eko diyerek gülümsemeye çalıştım da olmadı.

bunların sonucunda çok hoş şeyler elde ettim. neymiş efendim stresmiş. alçak herif bilmediğim birşey söyle bana bakışı attım. stres ne ya gül gibi geçinip gidiyordum ben az önce hemşirenin yanında soyununcaya kadar. stres budur, risk budur! kalp yorgunluğu da olabilir dedi. illa teşhis koyucaksın dedim. sende anemi de var ya o zorluyodur dedi. böyle söyle canımı ye işte.

o günden beri doktorları sevmiyorum.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

we re young

insanların, olan biten once şeyden sonra herşeye yeniden başlama istekleri var ya;  işte o gerçekten çok komik.