deli gibi konuşmak istiyorum. altı senelik talkative rumuzunun hakkını verebilirim şu sıralar. işin kötüsü sabah erken kalkmama ve gün içinde bir sürü şey yapmama rağmen uyku tutmaması. sevmek güzel lakin geceler olmasa demiş mihrimah o tarzda bu da. en büyük problemim çok konuştuğum için boş konuşmak dolayısıyla dozunu tutturamadığım şeyler var. misal eleştirilerim her zaman kaba olmuştur dengeyi ayarlayamam çat diye kalır orda, çoğu gaf olarak sayılabilir ve eleştirdiğim çoğu şey yaşarım, yaşamak zorunda kaldığıma inanıyorum daha doğrusu. karma, ilahi adalet, etme bulma dünyası... ne denirse densin öyle bir şey var, inanıyorum. bende güzel işliyor.
gel zaman git zaman düşündüğüm bundan da ötesi düşünmeye sevk edildiğim bir durum söz konusu: çok sevdiğin çok yakının olan birini kaybetmek. hayatımda buna benzer yaşadığım tek şey benim için çok değerli olan birinden hiç bir şekilde haber alamamak, şöyle özetlersek: iki senedir bunu yaşıyorum. kötü bir olgu ama umut var. umut olunca her şey kolay oluyor. öldüğünü düşünmek zorunda değilim beni yaralasa da unutup gittiğini ve kendi hayatına devam ettiğini bir şekilde de izini kaybettirdiğini düşünüyorum. ki bence böyle. mantıklı hem. ilk başlarda büyük problemlerim olmadı, anlamadım çünkü. kızgınlık ya da öfke gibi bir şeydi. terk edilmenin ya da yalnız bırakılmanın diyelim, verdiği o garip hırs. taşlar yerine oturduktan sonra, bazen düşündükçe fark ettim, çünkü bazen düşünmem en doğrusuydu sonuçta öfke duymayı yeni bitirmiştim, yok. yani yok. basbaya yok. bir insan nasıl olmaz? var olmak. olmamak. mesele buymuş gerçekten. yok. düşünemediğimi de o an fark ettim işte. aslında sorun öfke duymayı yeni bitirmiş olmamdan kaynaklı değilmiş aslında sorun onun var olmamasından kaynaklıymış. bu da beni şizofreniye itti. yani öyle olduğumu düşünmeye.
zaman geçirdiğin birinin aslında olmadığını düşünebilir misin? yokmuş.
yitip gidince de böyle oluyor mu acaba dedim. sonuçta var olduğundan eminsin. sen ne kadar varsan o da o kadar var. sen ne kadar yaşıyorsan o da o kadar yaşıyor. nefes alıyor yemek yiyorsunuz uyumanız falan gerekiyor hatta. oturduğunda koltuğu ısıtıyor. var. sonra bir bakıyorsun, anlık bir meseleymiş, birden var olmaktan vazgeçmiş. işte o garip. cidden garip.
22 Ocak 2014 Çarşamba
5 Ocak 2014 Pazar
i'llbehomeforchristmas
yeni yılın ilk blogu bu. ve yeni yılın ilk hafta sonu. ve yeni yılın ilk final haftası. ve yeni yıl.
bir beklentimin veya umudumun olmadığı, getirisine hoş geldin götürüsüne güle güle diyeceğim bir yıl. çünkü insan bir yerden sonra bakışını değiştiriyormuş. doğum günü benzetmeleri gibi. onları da artık kutlamak istemem mesela. yılların geçmesi, büyümek hatta yaşlanmak hoş değil.
genelde geçmişe özlemden bahsetsem de asıl özlem duyduğumun geçmiş olmadığını anladım. sanırım geçmişi değil geçmişteki beni seviyormuşum. on yedi yaşındaki beni misal. umudumun hat safhada olduğu, her şeye zekamın ve gücümün yettiğine inandığım, güzelliğe kandığım yaşım.
ruh yaşıyla umudu bir kenara bıraktığımızda, yaptığım hiçbir şeyden, hayatımdaki hiç kimseden pişman olmayışım sevindiriyor beni dönüp baktığımda. iyi ki yapmışım diyemiyorum her şeye ama yapmasaymışım eksik kalırmışım diyebildiğim çok şey var. beni üzse de bugüne getirmiş, bugünden birilerini götürmüş diye. ve artık farkındayım ki o zamanlara dair hiç bir şeyi hayatımda geri istemiyorum.
çünkü hayat bana istediğimden daha da fazlasını getirdi. daha da fazlasını bıraktı ve sağlamlaştırdı. her bir rüzgarla, karla, ılık bir esinti ve sonra güneşle... daha da büyüdü serpildi, köklerini uzattı. en zor ilişkilerin üstesinden gelememiş çoğunda çuvallamış biri olarak en güzel ilişkileri verdi bana. dostlarımı.
o kadar değişti ki 17 yaşında olsam burada yazan şeyler her genç kızın hayali dizi gibi hayat: parçalanmış arkadaşlıklar, aşk üçgenleri, uzak mesafe ilişkileri, platonikler.... tamamen macera dolu bir hayat olurdu. özlediğim ama istemediğim macera. bu yıl öyle bir hayattan emekli oluyorumsanırım. aradığım şey mükemmel veya mutlu bir aşk değil. ve bu daha umutlu bir bakış.
bir beklentimin veya umudumun olmadığı, getirisine hoş geldin götürüsüne güle güle diyeceğim bir yıl. çünkü insan bir yerden sonra bakışını değiştiriyormuş. doğum günü benzetmeleri gibi. onları da artık kutlamak istemem mesela. yılların geçmesi, büyümek hatta yaşlanmak hoş değil.
genelde geçmişe özlemden bahsetsem de asıl özlem duyduğumun geçmiş olmadığını anladım. sanırım geçmişi değil geçmişteki beni seviyormuşum. on yedi yaşındaki beni misal. umudumun hat safhada olduğu, her şeye zekamın ve gücümün yettiğine inandığım, güzelliğe kandığım yaşım.
ruh yaşıyla umudu bir kenara bıraktığımızda, yaptığım hiçbir şeyden, hayatımdaki hiç kimseden pişman olmayışım sevindiriyor beni dönüp baktığımda. iyi ki yapmışım diyemiyorum her şeye ama yapmasaymışım eksik kalırmışım diyebildiğim çok şey var. beni üzse de bugüne getirmiş, bugünden birilerini götürmüş diye. ve artık farkındayım ki o zamanlara dair hiç bir şeyi hayatımda geri istemiyorum.
çünkü hayat bana istediğimden daha da fazlasını getirdi. daha da fazlasını bıraktı ve sağlamlaştırdı. her bir rüzgarla, karla, ılık bir esinti ve sonra güneşle... daha da büyüdü serpildi, köklerini uzattı. en zor ilişkilerin üstesinden gelememiş çoğunda çuvallamış biri olarak en güzel ilişkileri verdi bana. dostlarımı.o kadar değişti ki 17 yaşında olsam burada yazan şeyler her genç kızın hayali dizi gibi hayat: parçalanmış arkadaşlıklar, aşk üçgenleri, uzak mesafe ilişkileri, platonikler.... tamamen macera dolu bir hayat olurdu. özlediğim ama istemediğim macera. bu yıl öyle bir hayattan emekli oluyorumsanırım. aradığım şey mükemmel veya mutlu bir aşk değil. ve bu daha umutlu bir bakış.
*herkesin aradığını bulması ve umudunu sağlam tutması dileğiyle, iyi yıllar*
.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
